Ekranın Ötesinde İnsan
Abdullah ÇOBAN
İnsanlar tarih boyunca evlerini, devletlerini ve medeniyetlerini somut bağlar üzerine inşa etmiş; şehirler kurmuş, sınırlar çizmiş ve yüz yüze etkileşimler aracılığıyla toplumsal hafızalarını oluşturmuştur. İçinde bulunduğumuz çağ ise insanlık tarihinin en köklü kırılmalarından birine sahne olmaktadır. Bu kırılma, somut dünyadan ekrana, fiziksel varoluştan dijital kimliğe uzanan büyük bir dönüşüm olarak tanımlanabilir. Günümüzde insan, doğduğu coğrafyanın ve içinde bulunduğu sosyal çevrenin sınırlarını aşan yeni ilişki ağlarının parçası hâline gelmiştir. İnternet ağları ve sosyal medya uygulamaları, geleneksel kalıpların ötesine geçen yeni bir varoluş alanı sunmaktadır. Bu alanda inşa edilen dijital kimlik ise zamanla gerçek hayattaki benliğin sınırlarını aşarak hayal edilen, düzenlenen ve başkalarının bakışına sunulan yeniden tasarlanmış bir benliğe dönüşmektedir.
Bu dönüşüm, insanın kendisini nasıl gördüğü kadar başkaları tarafından nasıl görülmek istediği sorusunu da beraberinde getirmektedir. Dijital kimliklerin giderek belirleyici hâle geldiği bir dünyada insan olmak ne anlama gelmektedir? Bu sorunun cevabı, bireyin fiziksel dünyadaki kimliği ile sosyal medya mecralarında sergilediği profil arasındaki mesafede aranabilir. Söz konusu mesafe büyüdükçe bireyin kendi benliğiyle kurduğu ilişkinin niteliği de değişmektedir. Beğeniler, etkileşim sayıları ve algoritmik onaylar çağdaş insanın kendisini değerlendirme biçiminde giderek daha fazla yer tutmaktadır. Medeniyet ortak değerler, aidiyetler ve derinlikli toplumsal bağlarla gelişirken dijital çağın hız kültürü, yüzeysel etkileşimleri ve hızla tüketilen içerikleri yaygınlaştırmaktadır. Yüz yüze temasın azalması; empati, aidiyet ve kolektif hafıza üzerinde yeni sorun alanları oluşturmaktadır. Böylece teknolojik dönüşüm, insanın gündelik alışkanlıklarını aşarak medeniyeti ayakta tutan değerleri de tartışmaya açmaktadır.
Bu yeni insanlık hâlini anlamlandırmada sosyolojinin sunduğu kavramlar önemli bir düşünsel zemin oluşturmaktadır. Erving Goffman’ın Gündelik Yaşamda Benliğin Sunumu yaklaşımı, günümüzün dijital mimarisinde yeni bir karşılık bulmaktadır. Fiziksel dünyada bir vitrin gibi yönettiğimiz toplumsal rollerimiz, ağ toplumunda dijital performans alanlarına taşınmıştır. Birey, profil sayfalarında kendi hayatının senaristi, oyuncusu ve yönetmeni hâline gelmekte; paylaştığı içerikler aracılığıyla benliğini sürekli yeniden kurgulamaktadır. Bu süreç, görünür olmanın giderek daha fazla önem kazandığı yeni bir gözetim biçimini de beraberinde getirmektedir.
Tam bu noktada Panoptikon metaforu dijital çağ açısından yeniden düşünülmeye değer hâle gelir. İçeridekilerin her an gözetlenebileceğini bildiği, buna karşılık gözetleyeni göremediği bir hapishane modeli olarak Panoptikon, dijital dünyada farklı bir boyut kazanmıştır. Byung-Chul Han’ın düşüncelerinden hareketle sürekli görünürlük ve onay arayışı, bireyi kendi ürettiği teşhir kültürünün gönüllü bir öznesine dönüştürmektedir. Dijital kimlik böylece toplumsal kabul görme arzusunun internet çağındaki biçimi hâline gelirken bireyin otantik varlığı da algoritmik değerlendirme ve görünürlük mekanizmalarının etkisine giderek daha açık hâle gelmektedir.
Meselenin geleceğe uzanan yönü ise daha temel bir soruyu gündeme getirmektedir: Teknoloji insanın hayatında hangi konumda duracaktır? Verilerin sürekli işlendiği, profillerin oluşturulduğu ve algoritmaların bireysel tercihleri etkilediği bir çağda özgür iradeyi koruyabilmek, geleceğin medeniyeti açısından kritik bir eşiktir. İnsan ile teknoloji arasındaki ilişkinin niteliği, önümüzdeki dönemin toplumsal ve kültürel yapısını da belirleyecektir. Bu nedenle geleceğin medeniyeti; verinin soğuk mantığı karşısında insanın duygusunu koruyabilmesi, hızın doğurduğu yüzeysellik içinde derinleşebilmesi ve ekranların ürettiği imgeler arasında gerçek hayatla bağını sürdürebilmesi ölçüsünde anlam kazanacaktır.
Dijital çağın ortaya çıkardığı tablo bu bakımdan bütünüyle karamsar değildir. Dijital kimlik, insana sınırları aşma, farklı toplumlarla ilişki kurma ve evrensel bilgi ağına katılma imkânı sunarken insanın özü, doğası ve derinliği açısından yeni sınamalar da doğurmaktadır. Geleceğin medeniyetini, dijital dünyanın sunduğu imkânlardan yararlanırken insani değerleri, mahremiyeti ve otantik benliği koruyabilen toplumların şekillendireceği öngörülebilir. Bu eşiği aşmanın yolu teknolojiyi eleştirel bir bilinçle kullanmaktan ve insanın araç üzerindeki iradesini korumasından geçmektedir. Otantik benliğini veri akışının tahakkümünden koruyabilen birey, dijital çağın yeni düzeninde kendi tercihlerini ve geleceğini şekillendirebilen bir özne olarak varlığını sürdürebilecektir.
Ekranlar dünyayı daha görünür kılıyor; insanın geleceği ise görünür olanın ardındaki anlamı fark edebilme iradesinde şekilleniyor.